Küçük dünyama takılanlara fısıldadıklarım:)

http://www.sibelbay.blogspot.com

Evet ben gidiyorum. Sırtıma blogcuda ki tüm yazılarımı, başımın üzerine sizi de alarak taşınıyorum.

Doğru bu benim yeni adresim biraz buruğum ama evet bu benim yeni adresim.

Bu adresi bir aydan daha uzun bir süre önce tutmuştum. Kirasını ödeye ödeye geldi sıra yerleşmeye.

Ama yanımda siz de olduğunuz için sizi orada bekliyorum.

Dilerseniz iki lafa hatta yatıya beklerim.

Ağlamak gibi burdan çıkması çıkamıyorum(en çok gülen yüzleri özleyeceğim sanki) ama orada gülen bir yüzle karşılayacağım sizi. Değişiklik kime iyi gelmez ki!!

Görüşmek üzere...

Sevgiyle...

 

http://www.sibelbay.blogspot.com

Yorum (2) Sizde Yazın:) Kalıcı Bağlantı

Eskişehir'e dört yetmeyen gün.

Güzel bir şehirden geldim. Sen ne kadar güzel bir şehirmişsin Eskişehir.

Şimdi kardeşim bu yazıyı okuduğunda yine şaşkın şaşkın gülerek diyecek ki; “abla abartma!”. “Aaa İzmir’de yok vallahi, aaa vallahi çok güzel, oohh be içim huzur buldu burada” cümleleriyle başladığım her söze savaşa girer gibi emin başladım. Bir hususta haklısın, İzmir hariç her yere hayran olmak için o havayı bana katması yeterli, o da zor bir şey değil. Benim atacağım adım da gizli;  adı da değişiklik. Galiba ben bu şehirden sıkıldım, fazlaca yaşadım. Öğrenciliği, bekar hayatı yok olmadı aileyle yaşanılan şekli… Derken çalışma hayatı, derken ara sıra kaçamaklı olanındayım şu ara. Kaçtım kaçacağım tavırlarımla annem de olmasa bi gidip dönmeyecekmişim gibi geliyor gittiğim hiçbir yerden. İçimde sıkışş duvarlara tosluyorum bazen, hiddetle çıkıyorum ki hiç bir zarar görmeyeyim görsem de hissetmeyeyim diye Sibel’in bu halinden.

Böyle eski yapılarını koruyan birbirine karıştırmadan içine modernlik de katan bir şehir. Romantik bir öğrenci şehri. İnsan kendini öğrenci zannediyor en çıtırından. Düşünüyorum hiç orta yaşlıları görmedim diyebilirim.

                                     Eskişehir

Ulaşım da en çok tramvayı kullanıyorlar. Modern tramvay, pıısss diye kapısı açılanlardan yani İstiklalde ki gibi değil. Tıpkı İstiklal Caddesinde ki benzeri bir doktorlar caddesi mevcut. Geniş uzun bir cadde, içinden yine tramvayın geçtiği, bir sürü güzel mağazaların olduğu.

 

                           

                                   -Haller Gençlik Merkezi-

Eskiden “hal” olan ve artık(tahminimce 7-8 yıldır) adı “haller” olarak geçen çiçek pasajından daha güzel bir mekan mevcut. İçerisin de içki içilen mekan olmasa da o dev eski avizeleriyle(ya da eskitilmiş), turistik dükkanlarıyla, yemeli içmeli kısımlarıyla o eski taş bina Eskişehir’in en beğendiğim mekanıydı. Öyle beğendim ki sweetcorn (tıklayıp sol bölüme baktgınız da faydaları belli vayy be bosa yememis olmaktan mutluyum)yemeyi galiba biraz da bahane ederek her gün sweetcorn yedim, yedim, yedim ve parmesanlısından tavsiye edebilek kadar çesit denedim.

Hallerin içinden de bir girişi olan “Sheakspeare pub bar” ise en beğendiğim relaks olma mekanıydı. Iiiç iiçç gevse.  2. kez gitme fırsatımın olmadığı bu mekana yolum düştüğün de tekrar gideceğim. Çok romantik, nezih, insanı boğmayıp rahatlatan bir mekan. Üst katı görmek nasip olmadı, rezervasyon ve ağır bir geceyi göze almak şartmış o mekanda. Bence çok özel bir yer orası.

 

     Eskişehir’in en bilindik 2 büyük lezzetiyle tanıştım; “donas” ve “lokma kebabı” ;

Donas, Eskişehir’in kendi yöresel lezzeti olmasa da adını en çok burada duyurmuş. Dürüm arası servise sunuluyor ve odun ateşinde pişiyor donasın lezzetli tavuğu. Öğrencilerin(gördüğüm kadarıyla) sıklıkla bu lezzeti tercih etmelerinin tek sebebi lezzeti değil; hem pratik çarçabuk yenilebilir olması hem de doyurucu olduğu kadar bütçeleri için de çok uygun olması. Ne, çok çeşitli tatların birbirine karışmasını severim ne de tavuk döneri, ama sosundan mı yoksa odun ateşin de pişmiş olmasından mı bilmiyorum; çok lezzetliydi. Tek dikkat edilecek husus bomboş bir mide ile gitmenin gerekliliği.

Lokma Kebabı,

Ben kebabı da sevmem. Kebaba sevgisizliğim ağır olsa gerek ki böyle bir mekanda yine İskender olacaktır ilk tercihim. Yine de yediğim en güzel kebaptı diyebilirim.

                          

Eskişehir diyince bi "Venedik" lafı geçer her sohbette(benim hep öyle oldu). Yani Porsuk Cayı, köprüleri ve tekne gezintileri. En çok Porsuk Çayı'nı ve köprülerini merak ettiğim için bir beklenti içerisindeydim. Hani derler ya çok şey beklemeyeceksin. Yalan!! Beklediğimin üzerin de bir güzellikle karşılaştım ben. Porsuk Çayı boyunca sağlı sollu çok hoş kafeler ve kahvaltı mekanları var ve diğer tarafa geçişi sağlayan renkli köprüler. Çay'ın üzerin de kurulmuş platform da senfoninin 29 Ekim konserini köprüden bir el uzaklığın da izlemenin keyfi de çok güzeldi.  

     Hani şu kırk yıl da bir buluşulur bundan önce ki yazım da bahsettiğim arkadaşlarla  ciddi tesadüf sonucu yine beraberdik. Üst üste 3. hafta sonu yaptığım açık hava kahvaltımın bu bölümünü Porsuk çayı kenarın da yaptım. Tıpkı geçen hafta ki gibi “bir daha kim bilir ne zaman yapılır bu keyif” dediğimiz Zehray’la kahvaltıdaydım. Hem de 16 derece bir hava, başka bir şehir de ve aynı mevsim de. Hayat insanla böyle dalgasını geçiyor arada. Dikkatimi çekiyor; işime gelmediğin de adı bahtsızlık, böylesi sürprizleri yaşattığın da ise adı şans oluveriyor ve hayat en çok bu ismiyle çağrılmak istiyor.  Ama o da herkes kadar inatçı kendi kararlarını yine kendisi veriyor.

Yorum (12) Sizde Yazın:) Kalıcı Bağlantı

"evet" dedim ben eririm:) .....falcı ismini nerden bildin!!!

"kedi getirdi bilmiyorum!!" haftasonu yazısının devamı...

 

......................................

Sonrasında ben baktım ki korkunun ecele faydası yok, çıkıyor her şekil insanın karşısına… Dişçimden aldığım ilk randevumu, sevgilimden ayrıldığım gün, acısını bastıran bir acıyla iptal etmiştim. Bu ikincisi; çocukların arkasına saklanarak gizlenecektim ki yok olmadı. Korku beni bir yerde yakaladı. İyi de oldu hoop, derken doktorum bana yine gülerken bitti gitti. Sadece minik bir düzeltmeyle işim bitti.

Ne zamandır bu kadar huzurlu bir arkadaş topluluğu içinde olamamıştım. Zaten zor, Zehra öyle kolay bulunur gibi değil. buradan İstanbul’a gideceksin, projelerini elinden alacaksın sonra onu sımsıkı kucaklayarak; tatlılığına, içten samimiyetine sahip olacaksın. Sonra Turgay, Nilüfer, adaşım Sibel(bayılırım Sibellerle gezmeye, her gelenin ortada dilek dilemesine), Nilüfer, kuzen Hande, minik Burak bir de zor bulunan adam Ercan. Kadro müthişti; İzmir’de olan bizler bile pek bir araya gelemeyip de o gün bu kalabalığın, o işin gücün içinde toplanması güzeldi.

Bu kadar bayan bir araya gelir de bu işi lehine çevirecek bir bey rast gelmez mi, geldi. Alsancak; alışveriş etmek, Kordon’da birer bira içmek dışında bir de kahve içene fal bizden promosyonuyla da bilinir oldu şu son birkaç yılda. Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nde elinize tutuşturulan kağıtların çokluğuna baktığınızda ne kadar büyük bir sektör olduklarını görürsünüz. Her gün kendilerini burada işim münasebetiyle gördüğümden, kabalık etme ve gereğini gün gelip yerine getirme hakkımı kullanarak yan yan geçiyorum her defasında. Bir iki sert bakışımı da bildikleri için, 2.de mutlaka bir iltifat alıyorum bu münasebetle. Arkadaşlarımın hoşuna gitmiş, bir kağıt ellerinde ara sokaklardan adresini bulduğumuz kafede bolca kaynattık, kahve içip, fal baktırdık. Bay bayan demeden bir memnun çıktık ki anlatamam kafeden ruhumuz okşandı orada.

     Çok planlanmış az bulunur zamanlarda mutlaka bir terslik olur bazı kişilerin hayatında. Nitekim oldu, hem de tam kalbinden vurdu. Sonra bu değer bilinen insanlar arasında ki kalp bağı münasebetiyle bizi de vurdu. Akşam yemeğini yemek üzere sohbet de edebileceğimiz nezih bir mekanda karar kıldık.  Bir nişanın davetsiz misafiri olduğumuzu nereden bilebilirdik. Bir kalkma telaşı yaşansa da arkadaşımızın daha da mahçup duruma düşeceğini hissettim. Çünkü herhangi bir problem olmadığını söyleyen dudakları tebessüm ederken, elleri çırpma eylemiyle hırsla vuruyordu birbirine . 2,5 yıl süren birliktelik ve değerinden bir şey yitirmeyen bir adamdı evlenmeye karar veren. Sıkıcı olan ortamdan 1 saat sonra hışımla attık kendimizi. Ama oldukça da güldük bi ara; “ee bu kadar yaşı kemale ermiş vatandaş başka daha nelerle, kimlerle, ne biçimde karşılaşacak” geyiği aldı başını gitti.

Sahilde ıslanarak devam eden içki sohbetlerine mümkün olduğunca arabadan katıldım ben. Üzerime düşen bir damladan bile hasta olabilecek kadar nanemollayımdır da. “Erir misin!” “Şeker misin!” dediler, hiç gocunmam, kendimi biliyorum ben; “evet” dedim, “eririm”. Gerçekti, erirdim. Nilüfer’e geldiğimizde en arka odayı seçtim en kuvvetli oradan duyulurmuş yağmurun sesi. Çıpçıp sesleri şıpırşıpırşıpır seslerine dönüştüğünde ben çoktan uykudaydım. Ama uyumamak için biraz direnerek, biraz da o sesin özlemini içimde hissederek…

Sonrası malum kedi. O kedi, Zehra’nın uyanmasıyla öğrendim ki; Nilüfer’in falan değilmiş komşununmuş, sabah Turgay odasının camını açınca kedi eve girmiş. Kedinin Zeroş’un yerine beni seçmiş olması ya deli yatmıyor olmam ya da canının kıymetini bilecek kadar akıllı olması. Böyle tebessümle kim karşılar ki sabah sabah yatağında bir kediyi. Bu arada Nilüfer de “duymasııın, amaan” demiştik ama, işte böyle… Sizin komşu kedi senin evdeydi.

Harika bir açık hava kahvaltısı yaptık, bi geçen hafta bi bu hafta. İyi oldu, havalar soğumadan son demler artık bunlar. Kahvaltı sonrası adaşıma baskına gittik ki(kendisi Kaymakam Bey'in sekreteri pazar günü bile çalışma peşinde). Hadi hadi dedik götür bizi şu meşhur falcına. Ama dedi, siz de sonra benimle kaymakamlığa. Evet bu hafta sonu bu ikinci fal ziyareti(planlasa insan gidemez herhalde böyle). Olur da inanmazsanız benim gibi oturun karşısına, okusun size hayatınızdakilerin bir bir isimlerini. Öyle öyle. Bana isim söyledi şak diye. Düşünmeden fincana bakmadan şak diye. Kadın devam etmek istese de bana isim söyledi ya ben dondum ve onu da durdurdum.

-         durun durun bi dakika, duruuuun”

    (kendisi de çok hızlı bakıyor ve bölünmesini istemiyor)                    

-         efendim

-         bir dakika yaa (suskunluk ben de bi süre ve salak bi gülümseme ile)

      iyi de nasıl, nasıl bildiniz!!!

-         Yanlış mı!!? (kendinden gayet emin ama bana şaşırarak) Yanlış mı!!?

-         “Yok doğru da nasıl bildiniz!!” dedim ben gayet mahçup ve huzursuz bir korkuyla.

Elbette cevabı yoktu tebessümle devam etti ve “bugün çok da iyi değilim aslında yanıladabilirdim” dedi. Bunun mantıklı tek cevabı olabilirdi; masamız dinlenebilirdi, ki dikkatle düşündüm dinlense yine bilemezdi. Bahsetmemiştim ki!! Ya da “anneeeeeeeeeeeeeee”…

Pazar günü, üzerine bir de kaymakamlık makamında kaynattık ve Kaymakam Bey’e yakalanmadan Sibel’i ve Nilüfer’i Bornova Hükümet Konağı’nda bırakarak dışarıya çıkmıştık ki kalabalığı gördük boş alanda. Gençler vardı fazla kalabalık değillerdi topu topu 15-20 kişi; ellerinde büyük Türk bayraklarıyla bir hazırlık içerisindelerdi ve polisler vardı çevrede. Allah Allah dedim, acaba insanlar ne için yine hazırlıkta. Bir de Konak’ta bir araba da bayrak vardı gençler yarı bele kadar çıkmış “kahrolsun PKK, Türkiye, Türkiye…”

Allah Allah hiç böyle asker uğurlaması da görmemiştim., işte bu noktadayız artık demiştim ki!!! Ev de öğrendim pazar sabahının kötü haberini, kara kasveti, içime düşen huzursuzlukların yine bir örneğini, anaların kara günüydü yine, yine yinelerin başlangıcı olacağını bildiğim ülkem için insanlarım için bir gündü. Kötü, kasvetli, hep tekrarlanmasından korktuğum başı “yine” olacak diye bilerek, bildiğimden utandığım, yine mi diye şaşırmadan başımı öne eğenleri lanetle kınadığım bir akşamla… O günü bitiremedim.

Bitecek bile demek yetmiyor artık daha neler gelecek başımıza diye düşünmekten kendimi alamıyorum:(( Uzun süredir vatan topraklarım için duyduğum endişe her geçen gün daha da artıyor. Yüreklerin acısı artık görünür halde yanıyor, ortada yüzlerce şehit sayıları her gün daha da çoğalarak artıyor:(( Korkuyorum ve bu duygunun getireceklerini düşünmek bile istemiyorum.

Hepimizin başı sağolsun.  

          

Yorum (9) Sizde Yazın:) Kalıcı Bağlantı

kedi getirdi bilmiyorum!!! :))

     Pazar sabahı bugün ve ben yeni uyandım. Kendini sevdirtmeyen siyah beyaz kedinin arkasından girdim bu odaya ve kimin olduğunu bilmediğim bu kedi beni bu odaya getirdi.  Ev de geceden yapılan güzel kahvaltı planını beklemek durumunda olduğuma göre eskiden olsa televizyon izleyerek dolduracağım bu vakti blogcumu ziyaretle geçirmek istedim. Hayatımın minik boşluklarını doldurma sanatı.  Bu arada Word'de yazmıyorum ama dikkatimi çekti blogcu beni madur etmeden her kaydımı kabul etti.

     Kara bir Cuma geçirdim ve çabuk atlattım mı bilmiyorum. Bazı şeyler hayatımda öyle çabuk ve acımasızca değişiyor ki atlatıyor muyum bazen ne hissediyorum bilmiyorum. Bazen "amaaan" diyorum ve hiç sevmediğim bir şey yapmış olduğum için kendimden korkuyorum. Kestirip atmak kaçmaktır ve korkmaktır. Korkmak bilinçaltına atmaktır ve geri dönüşü kötü olur bilinçaltında gizlenenlerin. Bu yüzden belleğe atmayı hiç sevmiyorum.

     Cumartesi aynı apartmanda kaldığımız arkadaşımın telaşına ortak oldum. Okul toplantısı günleri ufaklıklara ben bakarım ama bu sefer 3 ufaklık vardı. İrem, Emre bir de minik fare. Ben bir şey yapmadım o zaten vardı evde bilinen bir misafirmiş o gün için. Ama evde çocuklarla görmek bana nasip oldu. Onları korkutmayayım dedim ve dondum, sustum. Korkmamak adına inanın ki(hani iyi değil ya bilinçaltı hapsi) "ayyy ayyy" dedim usulca ve fare hemmeen yerine geçti. 

 

Yarın devam etmek üzere ayrılıyorum Zehra'cım uykudan uyandı; kahvaltı saati. Herkese iyi Pazar'laaar...  

 

Yorum (7) Sizde Yazın:) Kalıcı Bağlantı

her yaprağı kontrolle hayallerimi topladım, bayramımı kutladım.

     Merhaba sevgili blog arkadaşlarım, mail atıp da ulaşamadıklarım, cebi kapalı olup unuttuklarım, tüm arkadaşlarım, herkesin geçmiş bayramını tekrar ya da en baştan bir daha kutlarım.

     Bayram telaşı işte, biraz da hüzün vardı ya üzerimde ondan olsa gerek pek de sayfama bir şeyler yazamadım bayram öncesinde. Yazsam da kimseye dokunmayı istemedi pek içim. Anlayışınız için teşekkür ederim.

Bayramları, kutlamaları pek bi severim esasında. Bi kere tatil, tatil.  Yedi yıldır özel şirkette çalışan ve tüm akrabaları çook uzaklarda olan bana sorarsanız; bayram önce tatil demek ben de.

Bizim bayramlarımız hep böyle geçer biraz yalnız, biraz ailece. Kendimizden ve tatilimizden bölüp bölüp küçük ödünler vererek yollara atarsak kendimizi, ancak o zaman bir ödül gibi ya da çok çabaladın al sana hediyesi gibi şenlikle kutlanılabilir biz de. Gurbet işte böyle, yalnız biz bize.

Ama öyle ki bu bayram uğradığım yaşlı teyzelere de pek uğramadan ev içiyle uğraştım biraz, kendimi didikledim, minik minik kucakladım içimdeki sevgimi. Kendimi sevdim, daha bi sevdim. Biraz manyaklık var yok değil, işte bu bayram da bi güzel ortaya çıktı, memnunum. Yaşasın benim de bayramımdı geçen hafta böyle.

     Manisa’ya doğru giderken son kalan ağaçlarına baktım ormanın. Gözüm takılı kaldı yapraklarına, yanmayan son ağaçların. Korkmuştum 11 yıldır geçtiğim gözümün takılı kaldığı bu son izler de yandı mı acaba diye!!  Yanmayan bi orası kalmış; otobüs camının tam karşısında, yolun kenarında ağaçlar hala sıralı. Arkasına bakmadım bakmamak lazım bayram günü ardı sorumsuzluk, keskin bir yanık kokusu. Ben o kokuyu alırım seneler geçse de; o yapraklara hayallerimi asardım o yoldan öğrenciyken her geçtiğimde. Ucunda annem babam olan yola çıktığım da avuçlarımda tuttuğum ne varsa bir bir o dallara asardım ben. Sonrasın da bıraktıklarımın anlamını yitirdiğinden mi “yoksa bırakırmıydım” düşüncesi ya da avuçlarımın dopdoluluğunun bana onları aratmaması mı bilmem. Ben bıraktıklarımı tekrar hiç avuçlama gereği duymadım. İçim rahat, öyle yaşadım. Fark etmeden, fark etmeyi sevmeden. Mutlu olmaksa mutluydum ben elimdekilerle.

Özlemişim o yaprakları, bir bir aradım. Dalında ne varsa ne kaldıysa sorgulamadan topladım tek tek. Bıraktığım her şeyi, bu bayram yol alırken boynuma astım.

 

     Uzun zamandır böyle rahat kitap okuyamıyordum. Bunun rahatsızlığını da fazlasıyla duyuyordum içimde. Neden diye sorgulayarak aldığım sonuçlar sonrasın da kendime kızarak hep atıyordum elimden her kitabı.  Kafada bir takılmışlık vardı, o takıntı kendini okuttu hep bana sayfa sayfa. Ne görmek istediğim ne de alıp göz gezdirdiğim kitap bu değildi. Ona ait olmayan sayfalara hep kendini karıştırırdı. Rahat koltuk, yatağım... Yok olmadı yerde. Hiç takılmadan okuyamadım, aptal olurmuş insan sevince. İnanın buna doğru bu; çok oldu akıllanmayalı çok…

Yine ümitsizce elime kitabımı aldım ve daha 2. sayfa da kendime gelerek tebessüm ettim. Sanki okumayı yeni baştan öğrenmiş, hayal kurma güdülerim yeniden gündeme gelmişti. Bu hoşluk duygusuyla otobüsün karanlığın da bile devam ettim geçen zamana inat okumaya. Okudum, tuvalette bile yaşadım ohh bu coşkun duyguyu. Ben kitap okuyabiliyorum artık mekana gerek kalmadan, güç sarf etmeden huzurla.

İç huzurumu ortaya çıkaran Elif Şafak’ın “mahrem”i değildi ama bu güzel olayıma tanıklık ederek sündürmeden okuduğum en şanslı kitaptı. En beğendiğim yazarlardan birisidir Elif Şafak; benzetmeleri, bir cümlesi bir sayfa süren anlatımı ve bazen devrik cümleleriyle akıcılığı sağlayan diline bir kez daha hayran kaldım bu romanda. Ağzım açık, öylece, önüme ne gelirse yedim bayramda da bahaneyle.

 

Görmeye ve görülmeye dair bir roman Elif Şafak’ın deyimiyle ve bu da “mahrem”den sizlere;

                                        

gözbebeği: İnsanlarda yuvarlak, hayvanların çoğunda ise dikine elips biçiminde olan gözbebeğinin çapı, irise gelen ışığın miktarına göre değişir. Karanlık ve uzaklık büyütür gözbebeğini; aydınlık ve yakınlık küçültür. Yani bu kararsız çember, ışık varsa küçülür, ışık yoksa büyür. Yakına bakarken de küçüldüğüne göre, yakın olan aydınlıktır, aydınlıktadır. Uzağın payına karanlık düşer. Zaten karanlığı kimse yakınında görmek istemez.

Aşık olunca da büyür gözbebeği; demek ki aşık olunan hep uzaktadır. Aradaki mesafenin verdiği acıyı azaltmak için, maşuka “gözbebeğim!” diye hitap edilir.  

Yorum (9) Sizde Yazın:) Kalıcı Bağlantı